

Marcel Proust Düşüncesinde
"GERÇEK İNSAN" Üzerine
“Gerçek bir insan, kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı bir yük bindirir.” diyor Proust.
İnsanın üzerine çeşit çeşit anlam yüklemeden önce boşlukta kapladığı hacmiyle değerlendirmek, olası yabancılaşmaların önünü almada yarar sağlayabilir. Bütün duyuşlar yüzeyden geçerek derinleşir. Her varlık kendi varoluş koşullarında gelişim sergiler. İyi, kötü, güzel, çirkin, eksik veya fazla gibi nitelemeler birer iddiadır ve güçlü bir temele dayalı olarak delillendirilirse işe yarar. Kendi öyküsünü yaşayan, yazan ve aktaran tek türüz. Tagore’nin güzel bir sözü var: ”Doğan her çocuk Tanrı’nın insanlardan ümidini kesmediğini gösterir.” Yani ve bence doğan her çocuk aslında insan tasavvurunu yenileme mesajı verir.
Savaş, katliam, doğal afet ve kaos gibi dönüştürücü bir çok sıra dışı gelişme varlığa bakışımızı etkiliyor. Anlama tutumunun sesi çok derinlerden geliyor. Organik bir aygıt olarak beynimiz tanıma ve tanımlama işlevini yerine getiriyor. Sorun şu ki kullandıkça tutkuya dönüşen bu tutum datayı sınıflandırma ihtiyacı duyuyor; sabit diskimizin kapasitesini fazlasıyla aşan bir çağda yaşadığımızı unutursak anlama tutumunun doğasını yitirebiliriz.
Sanal, önce dış duyuları meşgul eder ve dış gerçeklikle konsantrasyon kaybedilirse bütün bilme araçları zamanla sanallaşabilir. Simule edilmiş bir dünya, adeta bir fanusun içinde, dış gerçekliği saydamlaştırarak hayali sınırlar ve kategoriler inşa eder. Bu dünyada insan artık başkalaşır. Bütün duyumlar yansımayı gerçeklikle eşitler. Yeni tasavvur Proust’un deyimiyle duyarlılığımıza taşıyamayacağı (başka) bir yük bindirir. Gri alanda insan, tabiatını hiçliğe kurban olarak sunar.
Gerçek bir insan, dış dünyada algılanır. Öznedir. Özne ve nesne ile ilişkisi dışa doğrudur. Varoluşsal konumunu eşyayla değiştirmez. Faildir, yani canlılık edimini daima oluş ereğinde taşır.
Gerçek bir insan, varlıkla ilişkisinde ikincil anlamları tek tipleştirmez. Hemcinsini kimlik, statü ve rollerle var olmaya mecbur etmez. Her zaman bir araya gelebilecek ortak bir payda vardır ve insan iradesi doğal seçilimini etkileşimden alır. İlk tasavvur orijinal ve yenileyicidir. İkincil tasavvurlar ise demode ve geçicidir. Gerçek tebessüm ışıltılı ama maskeli yüzde değil çizgili ve ama gerçek yüzde estetik durur. Çünkü beden de zamanla deforme olmak zorundadır ve sahici bir yönelişle yüzdeki çizgilerde yaşanmış bir öykü bulmak insana yaşadığını hatırlatır.
Gerçek bir insan, duyularınıza yüklediği, taşınması zor yükü siz omuzlarken daima yanınızdadır. Keşfedilmemiş utkulara ulaşıncaya değin size eşlik eder. Çünkü sizi, yaratıcının var ettiği harika bir eser, özne ve benlik olarak görmektedir. Türünüzün saygınlığını paylaştığınız kişidir gerçek insan. Simule edilmiş bir algı, olgu ve dünyaya rağmen…